30 Eylül 2012 Pazar
Şşşşt Konuşma Sadece İzle
İzle yani gözlemle, sessiz kal her ortamda bulun. Bir kamera titizliği ile izle, her ayrıntıyı yakala. Ayrıntıdan kastım gittiğin kefede ki duvar kağıdı değil. Daha önceki yazılarımdan da anlayacağınız üzere ben daha çok insanlar üzerine yoğunlaşmayı seviyorum. Yani insanların ne düşündükleri beni çok yakından ilgilendiriyor. Sadece benim hakkımda değil her konuda. ehh zikirde fikirin aynası olduğuna göre... Yeni girdiğim ortamlarda sesiz kalmayı soru sorulmadıkça konuşmamayı tercih ediyorum ki ben hiçbir şekilde müdahale etmeden o insanların gerçek düşüncelerini kavrayabileyim. Bu yüzden son zamanlarda farklı etnik gruplardan insanlarla birlikte oluyorum. İşin açıkçası bu hoşuma da gidiyor çünkü bence insanlar farklı insanlarla birlikte olmalılar. farklı düşünceler duymalılar. Bu görsel zekanın estetik nesnelere baktıkça gelişmesi gibi bir şey. Bence düşüncelerde öyle, bir karşıtını duydukça gelişir veya bir benzerini. Zaten eğer önümüzde tek bir fikir, düşünce varsa onun doğruluğunu sorgulamamız biraz zor olur gibi geliyor bana. Ayrıca bu dışarıdan bakım farklı farklı etiketler yapıştırdığımız insanları tanımanın, ön yargılarımızdan kurtulmanın iyi bir yöntemi gibi geliyor. Bilemiyorum belkide sade zevk alıyorum bunu yapmaktan herneyse..
25 Eylül 2012 Salı
Egonuz Giremez
Hani şu Ne oldumcular vardır ya her köşe başındadır onlar. Bazan bir okul idaresinde, bazan bir konsolosluk binasında, hatta örnek verebilirim Fotokopi odasında. Bu insanlar sanki işlerinden para almıyorlarmış da.. hayrına yapıyorlarmış gibi davranırlar. Kaldı ki hayrına bile yapsan böyle davranılmaz insana. Bu yazıyı yazma amacım kinimi kusup, nefretimi dindirmek değil tabi ki. Sadece biraz mütevazi olmak, ki dinimizde de bu böyle değil midir zaten ? Sürekli takip ettiğim bir dergide Egosu Kendinden Büyükler isimli bir yazı okumuştum çok komik şeyler vardı. Ama sayfanın en başında koca koca harflerle yazılmış Madonna'nın sözü "Tanrı kadar meşhur olmadıkça mutlu olamam" biraz komik biraz üzücü güldüm geçtim. Eğer sen diğer insanları umursamazsan mutlu olabilir misin zaten ? Ego yazlıkta tanıştığım bir kızın son model şu iki milyarlık Böğürtlen marka telefonunu sallarken bana ne bende ısırık elmalıdan istiyorum, söyleyeceğim babama demesinde gizliydi. Buradaki sorun tabii kızın maddi durumunun ne olduğu değil, paşa gönlü bilir isterse o telefondan iki isterse daha pahalısından üç tane alsın. Benim hoşlanmadığım bu tarz şeylerin afişe edilmesi. Anlayamadığım şey ise nasıl olup da bu kadar böbürlenebiliyorlar teknik açıdan düşünsek bile sen et, kemik yığınından başka bir şey değilsin ki derdin ne ? Birde bunların Sen kimsincileri var. İnsanların giyimine bakıp otuz saniyede hemen verirler notunu. Eğer sizi kendi sevilerinde görmezlerse zaten bitmişsinizdir. Bu insanlar için üzüldüğüm tek nokta manevi yönlerini kaybetmiş olmalarıdır. Aslında bence yapmamız gereken insanları etiketlemeden önce üst başlıkta insan olarak yaklaşıp öyle değerlendirmek. Bu sebepten her gittikleri yere egolarını yanlarında götüren insanları ben özel alanıma almıyorum kocamanda bir asılı tabelam var ifadelerimde Egonuz Giremez...24 Eylül 2012 Pazartesi
O da hisseder mi ?
Hani şu asırlarca yaşayan ağaçlar var ya... Mesela yaşadığım şehirde 800 yıllık bir tane var. bunun 1000, 2000 hatta 9000 sene yaşayanları var. Hem bence yer değiştirme kabiliyetlerinin olmaması çok da kötü bir durum değil. Asıl benim sabahtan beri aklımı kurcalayan soru : " Ağaçların ruhu var mıdır? " yani mesela Sarıkamış'ı gören çam ağacı ağlamış mıdır askerlerimize? Veya yapraklarını hışırdatmışlar mıdır sevinçten TBMM açılırken ? onlar en iyi tarih öğretmenleridir aslında yada roman, biyografi yazarları. Düşünsenize ne aşklar görmüşlerdir Pierre Loti tepesinde. Ne çarpışmalar seyretmişlerdir Conkbayırından. Ah bir dilleri olsa da anlatsalar. Ayrıca kağıdın ağaçtan yapılması bilgi deposu oluşunun doğanın bize bir başka türlü gösterme şeklidir belkide ?. 1000 yıllık bir beyin neler düşünür ki ? hele birde beyinin hiç bir şeyi unutmayan bir bilgi deposu olduğunu düşünürsek. Kulağa çok güzel geliyor değil mi ? İpek Ongun'un bir kitabında baş karakter mutfak pencerelerine sarkan kiraz ağacını ailenin bir parçası olarak görürdü hep. Bende gözümde mavi çerçeveleri olan, 4 tane kare camdan oluşan bir pencere hayal ederdim. Pencerenin öbür tarafı ise çok farklı, mevsimden mevsime değişirdi o manzara yazları dalları kiraz dolu, yükünden aşağı sarkmış pembe çiçekleri olan yem yeşil çimeni çiğneyen bir genç kız kışları çıplak dallarıyla bembeyaz bahçede ki tek yaşam enerjisi olurdu. Ne olursa olsun günlüğünü orada yazmayı çok severdi karakter. Kitapta zaten karakterin yazdığı günlüğünden oluşmaktaydı. Sizde müstakil bir evin çok büyük olmayan bahçesindeki çok eski bir ağaç olduğunuzu düşünün. Sizi eken ev sahibi bir maliyeci idi o sizinle çok ilgilenmesine rağmen az çekmediniz haylaz çocuklarından az mı kazıdılar sevgilerinin isimlerini sizin üzerinize ? köpekleri Kurt öldüğünde çok üzülmüştünüz, o sizinle aynı bahçeyi paylaşan adeta can yoldaşınızdı. Büyük oğulları Cenk izmirde üniversiteyi kazandığında az mı sevinmiştiniz ? Tabii o zaman ailecek taşınacaklarını düşünememiştiniz. peki ya bir sonraki ev sahibi çok tatlı Kıbrıs ağzıyla konuşan genç bir bayan değil miydi ? Az mı süsledi özel günlerde hem arkadaşlarıyla bahçede yaptığı sohbetlere kulak misafiri olmaya da bayılırdınız. Bakın şimdiden iki hayat geçti üzerinizden ve ben kurgularken bile çok eğlendim. düşünsenize bunun gibi onlarca hayata şahitlik ediyorsunuz. Sadece hayatlar mı ? Dünya savaşları, Saray entrikaları Aşk hikayeleri ve daha onlarcası bence ağaç olarak yaşamak hiçte fena olmazdı ha ?
22 Eylül 2012 Cumartesi
Herkesin Ağzında Bir Sözcük: Dilemma
Yabancı kökenli olmasına rağmen dilimize iyice yerleşmiş bir kelime dilemma. Aslında yabancı dillerle kelime alışverişinden çok da memnun değilim, açıkçası bana biraz alışı varda verişi olmuyor gibi geliyor ya neyse bu yazımda ikilemlerden bahsetmek istiyorum. Hani şu içimizi kemiren bizi yeyip bitiren duygu. Tabi ki çilekli dondurma mı yesem yoksa kakaolu mu ikileminden bahsetmiyoruz kaldı ki o bile çok zordur çok sevgili kuzenim bir keresinde bir arkadaşıyla yemeğe çıktığında mutlaka partneri ne sipariş ederse aynısından sipariş ettiğini söylemişti. İlk önce çok garip, sonra çok mantıklı geldi. ikilem bir bakıma içimizdeki kuşkunun ürünüdür aslında. Sonuçta eğer kendi yemeğimizi diğerinden daha çok sevdiğimize emin olsak bu ikilemi yaşamayız. (Sonuçta her yerde arkadaşlarınla olduğu gibi milletin tabağını çatallayamazsınki ;)) Kaldı ki ultra kararsız bir insan olarak ikilemler benim hayatımın büyük bir bölümünü kaplıyor. Ben genellikle alışverişten eli boş dönenlerdenim. Hiç tereddüt etmeden aldığım tek şey iPhonum dur herelde ki onuda ne zorluklarla aldığımı Allah biliyor. hmm bu arada yaşıma başıma bakmadan iPhone parası bulmam azıcık zor olacağı için yaklaşık 6 aylık bir yalvarma serüveninden sonra Babacık bu görevi üstlendi. Ve ona kavuştum. İkilemlerden bahsediyordum insanı hayattan bezdirirler yaşadığım şehirde yemeksepeti isimli sitenin çok iyi hizmet verdiği söylenemez sipariş verme kısmına gelince önüme en fazla 10 seçenek çıkıyor bende her zaman ne söylüyorsam onu söylüyorum. Ama Ama İstanbul da kuzenimin (ki bu kuzenim üstte bahsettiğim ile aynı kişi) evine kalmaya gittiğimde kendisi geç saate kadar çalışacağı için yemek sepetini kullanarak karnımı doyurma kararı aldım önüme tam iki sayfa restoran listesi çıktı ve kuzenime attığım ikinci mesaj aynen şöyleydi : Ben yatıp uyumaya karar verdim o sitede restoran ve yemek seçecek kadar hayatta kalamam. öyle de oldu yattım uyudum yani bu tarz ikilemler karşısında bazan en iyisi pes etmektir. iki t-shirt veya kalem arasında kaldığınızda ne yapıyorsunuz ? ben artık alıştım tipik reaksiyon olarak cüzdanıma bakıyorum ne kadar param var diye eğer yeterli param varsa iki sini birden alıyorum yoksa hiç birini. Çünkü karar verme aşamasında zihnim gerçekten çok yoruluyor. Ben böyle bir çözüm buldum İstanbul örneğindeki gibi durumlarda ise üç maymunu oynuyorum.
Şimdide bloglamak ile bloglamamak arasında kaldım ;)
To Live Or Not To Live This Is The Question
Başlıktanda anlayacağınız üzere bence mesele kendisini çok sevmeme rağmen çok meşhur ingiliz şairin dediği gibi "Olmak yada olmamak" değil ama "Yaşamak yada yaşamamak". Biyolojide ki canlı sınıflandırmasında insan diye bir bölüm açılmaması Aristo'nun "İnsan sosyal bir hayvandır." sözünü haklı çıkartır en azından hayvandır kısmını, sosyal olma konusuna gelince... işte bu başlığımızda ki To Live'in en karmaşık kısmı. Yoksa hayvanlık kısmınının altından hepimiz kalkıyoruz. Bu yazıyı yazma amacım acaba sosyallik kısmının altından da hepimiz kalkabiliyor muyuz ? sorusunu sormak. İşin kötüsü sosyallik deyince günümüzde akla Facebook, Twitter, Linked-in vb. sosyal ağlar gelir olmuş peki o mecralarda insanlarla nekadar iletişime geçebiyoruz ? bunu soylerken kastım sosyal ağları kullanmayalım öcü onlar cıs demek değil fakat bunu hayatlarımızın vazgeçilmez bir parçası yapıp onlarsız yaşayamaz hale gelmeyelim değil iletişim duygu alışverişi ihtiyacımızı giderebileceğimiz biryer olarak görmeyelim demek. Kaldı ki gideremiyoruz da... Tamam yazı önemli bir araçtır ama (bence) yazı bir bilgi aktarma aracıdır duygu aktarma değil. İnsanları uzaktaki arkadaşlarıyla, akrabağlarıyla yada genel manada sevdikleriyle iletişime geçmek için mektup kulandığı dönemlerde hiç olmazsa el yazısı kullanılıyor insanların kendilerinden bir parça oluyordu kağıdın üzerinde hoş ortada kağıt da yok ya... Konumuza dönelim. Sosyalleşmek diyordum bu tarz komplike, kafakarıştırıcı şeyler girdikçe işin içine altından kalkamaz olduk ve yalnız hissetmeye başladık. Sonra ne mi oldu ? Sonra kendimizi sokaklara attık ve iletişim kuracak derdimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi anlatacak insan aradık, kalabalık ortamlara girdik barlara, kafelere, restorantlara, sinemalara gittik arkadaş edinmeye çalıştık fakat bunu nasıl yapacağımız bile unutmuştuk. Daha sonra mı? Kendi içimize kapandık. Evet biraz felaket tellalığı yapıyormuş gibi oldum farkındayım. Fakat üzülerek düşünüyorum ki bu senaryo gerçek olacak hatta önümüzde canlı örnekleri de var. Yani şimdiden bu kehaneti yaşamaya başladık. Demek ki eğer sosyalleşmezsek sosyal bir hayvanın sosyal kısmını atıp sadece hayvan olarak kalıyoruz bir kedi, köpek veya kuzu dan farkımız kalmıyor Ve ben tekrar o soruyu soruyorum "Yaşamak Yada Yaşamamak İşte Bütün Mesele Bu!"
19 Eylül 2012 Çarşamba
O Bizim Cevdet Abimiz
O bizim Cedet Abimiz, O bizim ruhumuzun ilacı, O bizim herşeyimiz.
Şu anda da onu dinliyorum zaten Cevdet Canel ile canlı, Programının adı Alem fm de malesef sadece çarşamba ve peşembe geceleri saat 20:00 de başlıyor, Kaçta bittiğini hatırlamak istemiyorum çünkü programın tek sevmediğim kısmı ;) birde Dodi var tabii o bizim canımız ciğerimiz ;) ben genelde Baileys içerek ve kurabiye yiyerek dinlemeyi seviyorum Cevdet Abiyi. Dodiden duyuyorum onu dinlerken ders çalışanlar varmış, ben bunu yapamıyorum hatta kitap bile okuyamıyorum sadece reklamlarda radyonun sesini kısarak birşeyler çünkü onun çaldığı hiç bir notayı kaçırmak istemiyorum. Bir süre önce attığım bir twitte "Ben büyüyünce Cevdet Canel olacağım" Yazmıştım ve ilk adımı atıp gitar çalmayı öğrenmeye başladım. İtiraf etmeliyim ki çok da başarılı değilim. Ne yapalım ;) Aslında bence gitarı artık Cevdet abi'nin bir parçası Yani nasıl anlatsam sanki programına bir gün gitarsız çıksa birşeyler yavan olacakmış gibi. En nihayetinde oda ensturmanı herhangi bir bilgisayardan çalabilir veya oraya gitarcı bir çocuk koyabilirdi. Ve okadar geniş bir repertuarı var ki uzun zamandır dinlememe rağmen bu şarkııda repertuara ekleyelim dediği çok nadirdir. En güzel tarafıda Cevdet abi candandır. Farkındaysanız Cevdet abi diyorum çünkü o artık bizen biri sanki her çarşambaları ve perşembeleri kapımı çalan bir misafir gibi yani hayatımızın bir parçası. Ona ait başka bir sıfat düşenemiyorum arasıra twitlerimde Cevdet Usta olarak bahsediyorum. O ustamız çünkü sevdiğim insanlara farklı sıfatlar takarak takılmayı seviyorum. ve biliyorum ki Dodi ve Cevdet abi gönderdiğimiz mesajları twitleri okuyorlar yetişe bildikleri kadar cevapta yazıyorlar. Anlayacağınız Cevdet abi hayatımızzın bir parçası hepinize tavsiye ediyorum sigara gibi birşey birkere dinleyince bırakamıyorsunuz zaten ;)
Bu resmi dodinin blogundan çaldım resimdekiler : Cevdet Canel, müzik direktörü Önder Selen, İtalyan kemikli ve dodi:)
16 Eylül 2012 Pazar
Gündelik hayat
Mum ışığını hep sevmişimdir, sanırım eski zamanlara dönme isteğimden. Bu şimdi mutsuz olmamdan kaynaklanan bir şey değil, mutsuzda değilim zaten. Fakat bazan hayatın gerçekten çok yorucu olduğunu düşünüyorum. Benimkisi maraton koşarken dur bir soluklanayım demeye benziyor biliyorum ama ne yapayım işte ;? Teknolojiyi seviyorum nimetlerinden de gerek ekonomik durumum gerek zamanım gerekse de kabiliyetlerim yettiği kadar faydalanmaya çalışıyorum. Ben hep eğer teknoloji bu kadar gelişmeseydi, sokaklar bukadar kalabalıklaşmasaydı daha mutlu olurduk diye düşünmüşümdür. Mesela bu yazıyı yazmaktan şikayetçi değilim ama eğer bilgisayar icad edilmemiş olsaydı yada kişisel blog diye birşey ortaya çıkmış olmasaydı, ki bu alemde çok eski sayılmam, şu an zamanımı ya ailemle ya arkadaşlarımla sohbet ederek veyahut bir kitap okuyarak yada en kötü ihtimalle uyuyup bedenimi dinlendirerek geçiriyor olacaktım haksızmıyım ? Yada televizyonlar her zaman nefret etmişimdir onlardan. Az önce laf atıp kötülediğim bilgisayarımı on kat yeğlerim bir televizyona en azından bir bilgi sayarda yapmak istediğimi kendim seçebiliyorum amaçsızca önüme sunulan bir kaç kanallı durmadan başa dönerek yapılan zapping adını verdikleri eylem beni gerçekten çok yoruyor. Ayrıca o kelimeyede ayrı bir sinir olduğumu belirtmek istiyorum. Dilimize zap yapmak olarak bile almış olsaydık bir nebze affedilebilir olabilirdi. Bu arada şu anda paragrafımın başlangıç cümlesinden çok uzaklaştığımı fart ettim. Mum ışığından bahsetmem sizlerle haftada birkere olsun yaptıgım beni dinginleştiren bir eylemi paylaşmak istedim çalışma masama oturuyorum ve ışıkları kapatıyorum inan sadece bir tane mum öyle güzel aydınlatıyor ki etrafı ve yanıma bir bardak süt bir kaç tanede kurabiye alıyorum ortamdaki tek ses koridordan ince ince gelen radyomun sesi oluyor öyle de olmalı zaten, bence öbürtürlü beynimiz bölük bölçük bin parçaya ayrılmış ve bu bizim ruhani dinginliğe erişmemizi engelliyor, Neyse tek odaklandığım şey radyomun sesi oluyor bazen mırıltılarla eşlik ediyorum çalan şarkılara ve o gece gerçekten rahat uyuyorum hepinize tavsiye ediyorum eğer sizde hayatın hızlı akışından yoruluyorsanız mutlaka kendinize zaman ayırıp böyle şeyler yapmalısınız.
Merhaba
Merhaba benim en sevdiğim selamlama sözcüğüdür. Bu nedenle yazımın adı Merhaba. Bu bilgiyi verdiğimize göre kısacık, minicik, miniminnacık, giriş yazıma başlamak istiyorum.
Ben Veli Mektepli ve "life is a good journey" sözünü hayat felsefesi edinmiş birisi olarak burada benim seyahatimin nasıl geçtiğini sizlerle paylaşmak için bulunmaktayım. Bol bol Fotoğraf yüklemeyi planlyorum umarım sizi sıkmam. Evet kendimce çok seyehat eden birisiyim ve bundan inanılmaz haz alıyorum.
Blogumun adı: "Dolce far Niente" İtalyanca hiç birşey yapmamanın tatlılığı anlamına gelmektedir. Tabii buradan italyanca bildiğim kanısı çıkartılmamaktadır.
Şimdilik sizlerle paylaşmak istediklerim bu kadar, ilerleyen zamanlar da sık sık birlikte olacağız zaten ;)
Haa bir de sanırım burada çocukluk resimleri paylaşmak moda biz de geride kalmayalım ;)
Ben Veli Mektepli ve "life is a good journey" sözünü hayat felsefesi edinmiş birisi olarak burada benim seyahatimin nasıl geçtiğini sizlerle paylaşmak için bulunmaktayım. Bol bol Fotoğraf yüklemeyi planlyorum umarım sizi sıkmam. Evet kendimce çok seyehat eden birisiyim ve bundan inanılmaz haz alıyorum.
Blogumun adı: "Dolce far Niente" İtalyanca hiç birşey yapmamanın tatlılığı anlamına gelmektedir. Tabii buradan italyanca bildiğim kanısı çıkartılmamaktadır.
Şimdilik sizlerle paylaşmak istediklerim bu kadar, ilerleyen zamanlar da sık sık birlikte olacağız zaten ;)
Haa bir de sanırım burada çocukluk resimleri paylaşmak moda biz de geride kalmayalım ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







